Havamızı, toprağımızı, suyumuzu, kültürümüzü kirletenlere seyirci kalmayız

Posted By on 22/02/2017

Hak ve Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Eyüp Güzel Sakarya Kültürel ve Doğal Kaynakları Koruma Derneği Başkanı Osman ZOR ile Sakarya ilinde Ormanların,Suların,Meraların,Tarım Alanlarının üzerindeki baskı unsurlarını ve Kültürel Yozlaşmayı  birlikte değerlendirdiler.

Büyükşehir Yasası  Kötü  amaçla kullanılıyor

Sakarya Kültürel ve Doğal Kaynakları Koruma Derneği Başkanı Osman ZOR”Çayır ve mera kaynakları, hayvansal üretimin yem kaynağı olma özelliği yanında, birçok önemli görevleri de yerine getirmektedir. Bunların arasında yeşil örtü olarak fotosentez olayıyla oksijeni desteklemesi, toprak ve su kaynaklarının korunması gibi görevleri ile doğal dengenin korunmasına ve ekosistemlerin oluşmasına çok önemli destek vermektedir. Yapılan araştırmalara göre yeşil örtü olarak çayır ve meralar, toprak ve su kaynaklarının su ve rüzgar erozyonu ile yok olmalarına engel olan en etkin görevi üstlenmektedir.

Makinalı tarımın gelişmeye başladığı 1950 yıllarından beri 16 milyon hektardan fazla tarım arazisi, sürülerek tarla arazisi haline getirilmiştir. Ayrıca aşırı otlatma, erken ve geç otlatmalar, mera iyileştirme önlemlerinin alınmaması, bu kaynakların giderek tahribine yol açmaktadır.Büyükşehir Yasasının  devreye  girmesi ile  sanki  ganimete   kavuşmuş  gibi  Köy  Ortak Malları  ile Meralar başka  amaçlar  için  değerlendirilmeye başladı.Bunu  doğru   bulmuyorum.”

Tarım arazileri Betona  dönerken Ormanlar ve  Meralar  Tarım  alanına  döndü

Sakarya Kültürel ve Doğal Kaynakları Koruma Derneği Başkanı Osman ZOR”Hızlı nüfus artışı çok sayıda sosyoekonomik ve politik sorunların ortaya çıkmasına yol açmanın yanında, yanlış arazi kullanma ve toprak kayıpları nedeniyle ekonomimize ve kalkınmamıza önemli etkileri olan sorunlar da yaratmaktadır.
Diğer yandan hızlı nüfus artışı gereksinimlerin karşılanması açısından, üretim ve tüketim ilişkilerini de olumsuz yönden etkileyecektir. Özellikle tarımsal üretimde birim alandan daha yüksek ürün almayı özendiren olumlu sayılabilecek etkisi yanında, orman ve meraların tarım arazilerine dönüştürülmesi gibi olumsuz ve zararlı yöndeki gelişmelere de neden olmakta ve bunları hızlandırmaktadır.

Su; eritici, taşıyıcı ve besleyici özellikleri ile, tüm canlıların yaşamsal önemde yararlandığı bir doğal kaynaktır. Topraklar ile birlikte ekosistemlerin önemli bir öğesini oluşturur. Ekosistemleri besler. Bunlara karşın suyun, bozulan ekosistemleri tahrip etme, toprağı aşındırma, taşıma ve su erozyonunu oluşturma gibi özellikleri de vardır. Türkiye gibi erozyona müsait toprak ve iklim koşullarına sahip ülkeler için, bu özellikler tahrip edici olayları ortaya çıkarmaktadır. Çeşitli nedenlerle hızla yok edilen yeşil örtü, bu tip erozyonun baş nedeni olmakta, toprak kaynaklarını bir daha kullanılamayacak hale getirmektedir. Erozyondan etkilenen 58 milyon hektar toprağın önemli bir bölümü, bu tip erozyonla yok olmuştur.

Biyolojik zenginlikler yönünden Türkiye dünyada önde gelen ülkelerden birisidir. Çok sayıda bitki kaynağının vatanı Türkiye’dir. Yalnız ülkemizde yetişen endemik bitki türleri bakımından çok önemli bir kaynağa sahibiz. Bilimsel ve ekonomik yönden yararlanabildiği takdirde, çok yararlı sonuçlar alınabilecek biyolojik bir zenginlik potansiyelimiz vardır. Bu zengin potansiyel kaynaklarımızla yaşamsal bir bağlantı içerisindeyiz. Maalesef bu zenginliklerimizi de hızla yok etmekteyiz. Bitkisel kökenli doğal zenginliklerimizi; yanlış arazi kullanımı, aşırı tüketim ve bitkisel zenginlik kaynaklarımızın yaşamlarının sürdürülebilirliğini tehlikeye sokacak biçimde aşırı düzeylerde tahrip edilmeleri, bu kaynaklarımızın kaybına neden olmakta, çıplaklaşan toprağın erozyonla taşınmaları ve yok olmaları ile sonuçlanmaktadır. Ayrıca hızlı nüfus artışının toprak istemlerinde ortaya çıkardığı baskılar, bu doğal kaynakların ve zenginliklerin tahribine neden olmaktadır.

Dünya gittikçe küçülmektedir. Canlıların yaşayabildiği ya da yaşayabileceği bir başka gezegen henüz keşfedilmemiştir. Çok uzun yıllar ve yüzyıllar boyunca bu dünya üzerinde yaşayacağız. Dünyanın tahribi, ekolojik dengelerin bozulması, sadece bir ülkeyi değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Brezilya ormanlarının tahribi, dünya ikliminin değişmesine neden oluyor, atmosferdeki oksijen – karbondioksit dengesini etkiliyor. Tüm dünya ülkelerinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak çevreyi tahrip etmeleriyle ekolojik dengenin bozulması ortaya çıkmaktadır. Orman azalması ve çölleşme, dünyanın önde gelen problemi haline gelmiştir. Eğer dünyada milyonlarca kişi açlık çekiyorsa, bu olaylar insan oğlunun geçmiş dönemde yaptığı hataların, kaynak tabanlarını tahrip etmelerinin faturası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hataların faturalarını gelecek kuşakların ödemesini istemiyorsak, ekolojik dengelerin bozulmasına neden olan hatalı uygulamalardan vazgeçmeliyiz

Yanlış arazi kullanımı, bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Kentleşme sürecinde ve kıyılarımızın turizme açılmasında da yanlış arazi kullanımı uygulamaları sürmektedir. Hızlı kentleşme, kent nüfuslarının hızlı artışı ve gecekondu olayının süregelmesi, kent topraklarının genişletilmesini ve bu arada plansız ve bilinçsiz arazi kullanımı sorunu ve tarımsal toprakların yerleşim yeri olarak kullanılması olayını da birlikte getirmektedir. Mevcut bitki örtüsünün kaldırılması suretiyle yapılaşmalara açılan topraklar, yanlış toprak kullanımının öncüleri olmaktadır.

Kentleşme ve sanayileşmenin çevre üzerindeki olumsuz etkileri birkaç yönde sürecektir. Birincisi, değerli tarım topraklarının özellikle kıyılarda hızla kentsel kullanımlara açılmasıdır. Kamu eliyle tarıma elverişli duruma getirilmeleri için para harcanan verimli topraklar bile kamunun kayıtsızlığına kurban gidebilmektedir.

Sanayi sektöründe gelişmeler, organize sanayi bölgeleri için yer seçimi, genellikle altyapıların ekonomik kolaylıklar sağladığı yörelerde kurulacak biçimde yapıldığı gözlenmektedir. Hiçbir düşünce, ham maddesinin üretildiği birinci sınıf tarım alanı üzerine, bu ürünü işleyen sanayi tesislerinin kurulmasına olanak vermez. Çukurova’da pamuk üretimine elverişli, sulama tesisleri tamamlanarak sulamaya açılmış birinci sınıf alanlardaki tekstil fabrikalarının kuruluşu, oradaki yol, su ve elektrik enerjisi olanaklarından kolayca yararlanma amacından kaynaklanmaktadır.

Tarım topraklarının, artık üzerinde tarım yapılamaz hale getirilerek yok edilmelerinin diğer bir biçimi de, bunların toprak sanayilerinde kullanılmak üzere satın alınmalarıdır. Tapuda herhangi bir işlem yapılmasına gerek kalmadan satılan, toprak sanayiine elverişli, fakat uzun yıllarda oluşmuş alüviyal topraklar, ana kaya düzeyine ininceye kadar alınmakta ve fabrikalara taşınarak tuğla, kiremit, seramik vb. yapımı amaçlarıyla ham madde olarak kullanılmaktadır. Tarıma elverişli topraklar dışında, aynı amaçla kullanılabilecek kaynaklar ilgili kuruluşlarca saptanarak ilgililere önerilmekte ise de, çeşitli nedenlerle bu ocakların kullanılmaları sağlanılamamaktadır.

Toprakların verim güçlerinin kaybolmasına neden olan diğer bir kirlenme şekli de, kimyasal kirlenmelerdir. Bu tür kirlenmelerde ana etmenler atmosferik çökelmeler, asit yağmurları, atık sular ve bunlarla kirlenmiş suların toprakta bıraktığı kirletici elemanlar, arıtma tesislerinden çıkan kirli çamurların toprakta yaptığı kirletici etkiler, tarımsal ilaçların bazılarının toprakta birikmeleri ile oluşan kirlenmelerdir. Ayrıca sulama yoluyla ortaya çıkabilecek, tuzlanma ve çoraklaşma gibi toprağın verim gücünü azaltan, hatta giderek tarımsal üretimde kullanılmasını önleyen fiziksel ve kimyasal kirlenmeler de toprak kaynaklarına olumsuz etkiler yapmaktadırlar.

Görüldüğü gibi toprağı kirleten dış etmenler yanında, tarımsal üretim sürecinde bizzat bu üretimin yarattığı kirlenmeler de tarım topraklarına olumsuz etkiler yapmaktadır.

Bir örnek olarak, Çukurova, Aşağı Seyhan Projesi alanından hatalı sulamaların ve gerekli tarım tekniklerinin kullanılmaması vb. nedenlerle oluşan tuzluluk sorunu, taban suyunun yükselerek tarımsal üretimi olumsuz bir şekilde etkilemiş olması gösterilebilir. Türkiye’nin diğer sulama projelerinde de gözlenen bu olumsuz sonuçların, GAP sulamalarında yinelenmemesi için toprak kayıplarını önleyici önlemlerin alınması gereği de vurgulanmalıdır. Toprağın özellikle ağır metaller, toksik maddelerle kirletilmeleri, bu topraklar üzerinde yetiştirilen bitkiler aracılığı ile besin zincirine karışmakta ve insan sağlığını etkileyici zararlı düzeylere ulaşabilmektedir.

Topraklarımızın korunması ve geliştirilmesi, tarım topraklarımızın verimlerini artırarak kullanılmaları ve korunmaları konusunda temel mevzuatın yetersizliği de toprak kayıplarına neden olan önemli etmenlerden birisini oluşturmaktadır. Mevcut mevzuatın da ülke topraklarının gereği gibi korunmaları için etkili olarak kullanılmamaları var olan boşluğu daha da genişletmektedir.

Yapılan Göletler   sadece  süs  olarak  kalmıştır.Göletlerin  çevresin

Yabancı kültürlerin olumsuz etkisi ve toplumun kendi öz değerlerine yeterince sahip çıkmaması sonucu meydana gelen kültürel bozulmadır.

Gençlerin batı kültürüne özenmesi, yardımlaşmanın yerini çıkarcılığın ve duyarsızlığın alması, anadilin yabancı kelimelerle yozlaşması, dini bayramların özünden uzaklaşıp tatile dönüşmesi, işyeri isimlerinin yabancı kelimelerden seçilmesi.

Bir milletin kültürel değerlerini kaybetmesi, aslından uzaklaşmasıdır. İnsanların kendi kültürlerini hiçe sayarak başka kültürlerden etkilenme durumuna denir.

Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütününe kültür denir. İşte bu deperlerin ve araçların kaybedilmesi yada bunların yerine yeni ve yabancı unsurların katılması süreci kültürel yozlaşma olarak adlandırılır. Sosyolojik olarak, kültür bizi saran, geçmişte yaşayan insanlardan öğrendiğimiz toplumsal mirastır. Bu mirasın kaybedilmesi yozlaşmaya neden oldur.

Türkçe, dünyanın en güzel, en zengin, en büyük ve en köklü dillerinden biridir. Asırlarca 3 kıtada konuşulmuş, yazılmış ve okunmuştur. Bu gün hala, Türkçe, farklı şiveleri, lehçeleri ile dünya üzerinde en geniş coğrafyada konuşulan bir dildir.

İnsan, dil ile, dile ait kavramlarla düşünür; duygu ve düşüncelerini, dilek ve şikayetlerini, dil ile anlatır. Dilin bozulması ile iletişim de bozulur; insanların, nesillerin birbirini anlaması güçleşir ve milletin devamı inkıtaya uğrar. Dil, bir milleti diğerlerinden ayıran unsurdur. Bir milleti parçalamanın yollarından biri de, o milletin dilini yozlaştırma, bozmadır. Bu açıdan Türkçe’mizin durumunu düşünelim! Türk insanı, Türkçe’ye sahip çıkmalıdır.

Milletler ve milli kültürler arasında, karşılıklı alış verişler vardır; bu karşılıklı etkileşimden kaynaklanır. Bu etkileşim sayesinde, diller de birbirinden etkilenebilir. Bu çerçevede Türkçe’de, tarih boyunca diğer bazı dilleri etkilemiş ve onlardan da etkilenmiştir. İslamlaşma sürecinde Arapça ve Farsça’dan etkilenen Türkçe, Tanzimattan sonra millet olarak yaşadığımız Batılılaşma sürecinde Fransızca, Almanca, İngilizce…den etkilenmeye başlamıştır. Bir takım çevreler, Arapça ve Farsça sözcüklerin dilimize girmesine karşı çıktıkları kadar Avrupa dillerinden, Türkçe’ye giren sözcüklerin varlığına karşı çıkmamaktadırlar; bu, hayret ve endişe verici bir tavırdır ve yanlıştır. Ancak bugün Batı dillerinden aldığımız sözcükler o derece had safhaya ulaşmıştır ki; buna dil anarşisi demek doğru olur. Çocuk isimleri, sokak isimleri, semt ve belde isimleri, dükkan isimleri…. çoğunlukla yabancı isim olarak karşımıza çıkıyor. Artık bu kadarına da pes demek gerekir. Adeta “Herhalde burası Türkiye değil!” diyesi geliyor insanın. Kültürüne, milletine bağlı insanların, Türk diline sahip çıkmaları gerekir. Sömürgeci güçler, sömürgeleştirmeye başladıkları milletlerin dilini bozmaya çalışırlar. Bu noktada uyanık olmak gerekir.

Bugün artık memleketler silahla, askerle değil kültürle, ekonomi ile işgal edilmektedir; bu, görünmeyen ama daha etkili bir işgal yöntemidir. Açıktan işgale göre daha sakıncasız ama daha kalıcıdır. Türk dili ve Türk kültürü, işgale uğramaktadır. Türk kültürü ve Türk dili, saldırı altındadır; nesiller arasında uçurum oluşturulmaktadır. Türk genci, bundan 50- 80 yıl önceki Türkçe’yi anlayamaz duruma getirilmiştir. Milletin devamlılığına darbe vurulmaktadır.

Dil ile düşünce arasında, düşünce ve kültür üretme, üretilen düşünceyi ve kültürü aktarma arasında yakın ilişki vardır. Birey ve toplum olarak, ne kadar çok sözcük sahibi isek; düşünce ve kültür üretimi, aktarımı o kadar yetkin, güçlü olur. Düşünce, o kadar derin ve köklü, kuvvetli olur. Maelesef Türkçe’nin yozlaştırılması, buna göz yumulması ile Türk insanı düşünce ve kültür üretememekte, dili dışardan alarak, dilde taklit yaparak, düşünce ve kültür üretiminde de taklide başlamıştır. Dilde taklitçilik, düşüncede ve kültürde de taklitçiliği beraberinde getirmekte; artık kendimiz olamamaktayız; başkalaşmaktayız! “Ses bayrağımız Türkçe’ye sahip çıkalım!” Türkçe’yi cıvıklaştıran ve cıvık bir Türkçe kullananlara Türkçe’yi kullanarak tepki gösterelim!

Çocuklarımıza geleneklerimizin, örf adetlerimizin öğretileceği, Köy Enstitülerinin günümüze uyarlanmış modeli esas alınarak uygulamalı eğitim sistemine geçilmesi ile daha birikimli ve eğitimli bir kuşak yaratabiliriz.

   Cumhuriyet Dönemiyle birlikte Mustafa Kemal Atatürk tarafından başlatılan kültür seferberliği örnek alınarak çağdaş  kültürel etkinlikler öne çıkartılmalı ve bu yönde çok titiz bir çalışma dönemine girilmelidir.

   Unutulmamalıdır ki, kültürel değerlerle desteklenmemiş, uygulamalı eğitim yerine ezberciliğin desteklendiği modellerle çağdaş yaşama ayak uydurmamız olanak dışıdır.

   Bu sistemler yerine ezberciliği destekleyen sistemlerde ısrar edildiği sürece, verilecek eğitimlerle dünya görüşüne uzak, çok yönlü düşünemeyen tek tip insan modelleri yetiştirmeye devam ederiz.

   Bu yaklaşımlarla da çağdaş bir yaşamı, toplumsal barışı yakalamamız hayal olur.

Kültürel beslenmeye, yararlanmaya, iyi ve güzel nerede ve kime ait olursa olsun faydalanmaya açık olalım ama daima kendimiz olarak kalalım.

      

Havamızı, toprağımızı, suyumuzu, kültürümüzü kirletenlere  seyirci  kalmayız

Hak ve Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Eyüp Güzel, Sakarya’daki su varlıklarının tehlike altında olduğunu iddia ederek, Sakarya’ın en önemli su kaynağı olan Sakarya  Nehri, Sapanca  Gölü, 30 Civarında  Su  Fabrikasının  bulunduğu  su kaynakları  ile  zengin olmasına  rağmen  halkın  faydalanmasına  baktığımızda  aynı   güzelliği  göremiyoruz.
Hak ve Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Eyüp Güzel” Su, doğal yaşam için en temel ihtiyaç. Suya erişim ise her canlı için temel bir hak. Su piyasa değeri olan bir meta değil, insanlığın ve doğanın ortak varlığıdır. Ancak sularımız, artan nüfus, plansız ve sınırsız büyüme, yanlış tarım, sanayi ve madencilik politikaları ile birlikte kirlenmeye ve tükenmeye başladı. Son 60 yılda Türkiye su kaynaklarının yüzde 60’ını  bu nedenlerle kaybetti. Derelerimiz, denizlerimiz, yer altı sularımız, kıyılarımız, ormanlarımız, biyolojik çeşitliliğimiz yasal düzenlemelerle gözden çıkarılıyor, doğal ve kültürel varlıklarımız, yaşam alanlarımız bir bir yok ediliyor. ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı’, ‘Su Kanunu’ ve ‘Mera Kanununda Değişiklik’ gibi yasal düzenlemelerle pek çok milli park ve 1.derece sit alanlarında şirketlerin faaliyetleri kolaylaştırılıyor ve koruma alanlarında her türlü enerji santrali inşaatı, maden arama ve işletme tesisinin önü açılıyor. Nükleer, termik, jeotermal, HES’ler, altın, gümüş, nikel, maden ocakları ve işletmeleri, çimento fabrikaları, yasalar, yönetmelikler ve daha pek çok araç ile yaşam alanlarımız yok ediliyor” dedi.

Güzel, “Sakarya Topraklarında  her çeşit bitki ve sebze türünün sulamasında kullanılmakta olup Türkiye’de bu kadar fazla bitki ve sebze çeşidinin sulamasında kullanılan başka bir nehir yoktur.Aydın tarımı sağlıklı ve sürdürülebilir gıda üretmede ciddi sorun yaşar hale gelmektedir. Oysa biz çok iyi biliyoruz ki yüzey ve yer altı sularında su seviyesi ve kalitesini korumak, su kaynaklarının sürdürülebilir yönetiminde ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında hayati öneme sahiptir. Hali hazırda dünyada pek çok ülkede yaşanan savaş ve göçler ile yakın gelecekte dünyada yaşanması olası savaşlar su ve sağlıklı gıda için verilecektir”

Güzel“Türkiye ve Sakarya olarak sahip olduğumuz yer üstü ve yer altı su varlıklarımız bizim en önemli zenginlik kaynaklarımızdır. Birde küresel ısınmaya bağlı dünyada yaşanacak su azlığı ve çölleşmenin Türkiye ve Sakarya’nın da içinde bulunduğu Marmara bölgesinde en fazla yaşanacak olması temiz ve sürdürülebilir su zenginliğimizin önemini daha da arttırmaktadır. O nedenle Sakarya’lılar olarak bizlerin bir damla su varlığımızı bile göz bebeğimiz gibi korumamız, temiz tutmamız gerekir. Hiç bir enerji kaynağı yaşamdan daha değerli değildir. Hele hele bu enerji kaynakları yerel halka ve yönetimlere hiç bir katkı sağlamazken, sürekli şekilde bu zenginliğin öneminden bahsedilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Sakarya’da havamızı, toprağımızı, suyumuzu, kültürümüzü kirleten ve yok olmasına sebep olacak hiç bir faaliyete izin verilmemesini istiyoruz. Keşke demeden öncede gerekli yasal düzenleme, tedbir ve denetlemelerin yapılmasını talep ediyoruz”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir